Çayır
Şehir buralarda seyrekleşir. Ama öyle böyle bir seyrekleşme değil hani… Son şehirleşme kasırgasının ardından geçen bir iki senede kocaman kocaman binalar dikilir; sonra kasırga sönümlenir, şehrin de nefesi kesilir birdenbire. Dört-beş katlı binalarla Çayır arasında amansız bir uçurum oluşur gibi gözükür, oysa aralarında bir geçişkenlik bulunur her daim… Bu geçişkenliğin herkes farkındadır aslında, sadece bazı körler kendi körlüklerinden vazgeçmek istemediklerinden dolayı inatla gözkapaklarını yüzlerine yapıştırmayı tercih ederler.
Binaların soğuk, gri duvarları ve tuğlalardan oluşmuş kırmızı kasları civar fabrikaların pis dumanlarıyla grileşmiş, ama özünde yeşil olan çimenlerle harmanlanırlar Çayır’da. Bu manzara her postmodern dönem empresyonistine yeni ve karanlık bir Monet çıkarmak için fırsat sunar, ama bildiğiniz üzre empresyonistlerin hiçbir zaman böyle yerlere uğradığı görülmemiştir.
Çayır; Salih, Haydar ve Süleyman gibilerinin uğrak yeridir. Gece olsun, gündüz olsun buraya gelinir, vücudun iğneden parçalanmamış herhangi bir yerine zehir enjekte edilir ve griliğin ortasında aydınlık aranır. Buğulu gözler ve kafa yukarıya, gri bulutların kalbine dikilir; geçip gidenin bir an önce geçip gitmesi beklenir. Yeni episottan her daim korkulur, çünkü bilinir; yeni episot hiçbir zaman şimdikinden daha güzel olmayacaktır. Sadece susulur, kusulur, usulur, uçulur; her ne kadar onun içerisinde yer alsa da Çayır dünyadan daha sakin, daha tahammül edilebilir bir yerdir ne de olsa.
Arada sırada aklıevvel bir Arena militanı, haber arayan bir sümsük damlar buralara; ezilmişlerin en ezileni, sıçmışların en sıçmışlarını en azılı, eli en kanlı katillermiş gibi gösterir, kimi zaman da gerçekten de eli kanlı katiller yaratılır, paket yapılıp sunulur burada… Kendi babasının günahlarına bakmaz, para babasının paralarını nerden kaptığını hiç mi hiç düşünmez; çünkü korkar ondan, korkmadıklarına karşı acımasız olmayı da ondan öğrenmiştir zaten. Asayiş berkemal olduğunda yeni Salihler, Haydarlar, Süleymanlar doluşur çayıra. Pek de serseri olduklarından değil hani, serseri olarak üretildiklerinden… Tozlu merdiven altlarının boğuk havasından, tekstil atölyelerinin pislikle bezenmiş duvarlarından kaçar, çimleri pet şişeler ve türlü süprüntüyle dolmuş Çayır’a atarlar kendilerini. İlk başlarda kollar gelecek vaadeder, sonra bacaklar, sonra nereyi boş bulursan orası… Bir de bakmışsın ne tekstil atölyesi kalmış, ne şiddet dolu bir baba, ne zırlak bir anne, ne de zaten elinde olmayan bir gelecek…
Çayır’da sadece sen varmışsın o anda, geçmişin kaybolmuş, geleceğin zaten yok. Hiçbir şey kalmamış bir santimetrelik deriden başka, o da sen değilmişsin aslında. Geride kalmış herşey, herşey eskimiş. Öz olarak serseri olduğundan değil aslında, öyle üretildiğinden… Arena militanı gelmeden ve körler seni görmeden tekstil atölyesini geride bırakmışsın, Salih’le, Haydar’la ve Süleyman’la ölü bulunmuşsun. Gözler havada, ısrarla mavi olması için dua etmiş olduğun, ama gri kalmakta ısrar eden bulutlarda asılı kalmış, herşey sona ermiş…